İçinde bulunduğumuz Ulusal Yaşlılar Haftası’nda muhterem büyüklerimize gereken sevgiyi, ilgiyi, hassasiyeti ve anlayışı göstermekten neden yavaş yavaş uzaklaştığımızı sorguladım.
Günün ağırlaşan ekonomik koşulları, küçülen evler ve her geçen gün daha da bireyselleşen sosyal şartlar kabul edelim ki hanelerimizi, sadece çekirdek ailenin nefesine yetecek kadar daralttı. Sanki hayat koşturmacası içinde, bizi bugünlere getiren o koca çınarların gölgesini yük bellemeye başladık.
Geniş sofraları düşünelim; bereketli ve koşulsuz sevgi olan… Küçükken ellerini öpmek için yarıştığımız bayram sabahları, bugün sanki ‘tatil sevdası’na feda ediliyor. Seyrekleşen ziyaretlerin bahanesi ise ‘vakit darlığı’ oluyor.
Elbette bu bir genelleme değil; annesini, babasını, halasını ya da büyükannesini bir bebek özeniyle başının üstünde taşıyan, onlara "misler gibi" bakan o koca yürekli insanları saygıyla selamlıyorum. Onlar, insanlığın hala ölmediğinin en canlı kanıtları.
Uzun yıllardır basın sektöründe olmam nedeniyle yardıma ihtiyacı olan ailelere yönelik ihbarlar geldiğinde çoğunlukla ev bile denemeyecek tek göz odada kaderine terk edilmiş yaşlılarımızın haberini içimiz cız ederek yazıyor ama haber yayınlandıktan sonra devletin ilgili organları ve hayırseverlerin gerekli destek için seferber olması ile adeta bayram ediyorduk.
Düzce İl Sağlık Müdürlüğü’nün ‘Yaşlılara Saygı Haftası’ dolayısıyla yaptığı açıklamada, bu yılın temasının “Yaş Almak Değil, Yalnız Kalmak Yorar” olarak belirlendiğini duyurması o günleri hatırlattı bana… Her kapı sesinde, ‘Evladım gelmiş mi?’ diye yaşlı gözlerin kapıya çevrildiği umut dolu bekleyişleri…
“Yaş Almak Değil, Yalnız Kalmak Yorar.” Ne kadar doğru bir tespit... Bir insanın belinin bükülmesi, saçlarının ağarması ya da adımlarının yavaşlaması onu yormuyor aslında. İnsanı asıl tüketen kapısının çalınmaması, iki çift tatlı söz edecek kimse bulamaması...
Gölgesinde huzur bulduğumuz çınarlarımızın kıymetini her daim bilelim… Unutmayalım ki; o yalnızlık, bir gün hepimizin kapısını çalabilir.